28 Şubat’tan, Ergenekon’a, Işılay  Saygın ve  Türkan Saylan’ın bilinmeyenleri

Işılay Saygın’ın arkadaşları Türkan Saylan ve benzer akademik kariyerli kaliteli insanlardı.

28 Şubat’tan, Ergenekon’a, Işılay  Saygın ve  Türkan Saylan’ın bilinmeyenleri

Ben gazeteciyim. Gördüğüm ve bildiğimi yazarım. Elimdeki belgeye göre konuşurum. 19 yıllık gazetecilik hayatımda bir tane  tekzip almamışsam, bilgi ve belgeye dayalı gazetecilik yapmam nedeniyledir.

Türkiye zor günler geçiriyor. Başkan Erdoğan bir şeyler yapmak için çırpınıyor. (Başkan titrini Sayın Erdoğan istediği ve sevdiği için kullanıyorum. Şahsen Cumhurbaşkanı demeyi tercih ederim.)

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz. Başarısız oldu diyebilirsiniz. Türkiye’yi 2000’li yıllardaki kriz günlerine geri getirdi de diyebilirsiniz.

Abdülhamit’in Yıldız Hatıraları kitabının yazarı Tahsin Paşa, Abdülhamit ile ilgili eleştirilere, “beşikteki çocuğuna onbaşılık rütbesi isteyenlerin hiç mi suç yok?” Diyor.

Türkiye’nin bu konuma gelmesinde sizin hiç mi payınız yok?

 

Bence herkesin, hepimizin payı var. Herkes böyle düşünürse, bu süreci kolay atlatırız. Aksi halde ABD Başkanı Trump’ın saat başı değişen açıklamalarıyla, hep beraber kafayı kırarız.

Başa saralım.

28 Şubat günlerine geri dönelim.

Kudretli paşalarımız, benim de Avrasya Forum’da yazarlarım paşaların, başörtüsü takıntısı nedeniyle ülkeyi yaşanmaz hale getirdikleri, genç kızların üniversitede okumak için ülkeyi terk ettikleri, terk etmeyenlerin perukla okula gittikleri, birçoğunun okulunu yarım bıraktığı o karanlık günleri  yeniden hatırlayalım.

 

 

Hatta oğlunun yemin törenine alınmayan başörtülü anaları hatırlayalım.

 

Anneler yemin eden oğlunu tel örgünün dışından izliyor... 

Kinle ve nefretle değil. Hatamızı görmek için.

Prof. Dr. İskender Pala anlatsın, TSK’da yaşadıklarını. Konferans için davet edildiği kurumun kapısından içeri sokulmama hikayesini.

İskender Pala anlatmasa da merak edenler "İki Darbe Arasında" kitabından o günlerin acı hatıralarını okuyarak empati yapabilir.

 

“Bir fikir ve akımın güçlenmesini isterseniz, önüne engel, barikat koyunuz. Sönüp gitmesini isterseniz, önünden çekiliniz.”

Bu söz bana aittir.

Benden önce söyleyen varsa özür dilerim. Ben haksız yere sahiplendim.

Sık sık Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştiren  E. Amiral Atilla Kıyat’ı eleştirmiştim.

 

Erdoğan siyasetçi.

Beğenmiyoruz, diyorsanız, Erdoğan’ı, bugün bulunduğu makama siz getirdiniz, sizin eseriniz.

Siz (Sevgili Generaller) adil olsaydınız, bu milletin diniyle, başörtüsüyle, namazıyla uğraşmasaydınız; tarikatlar, cemaatler serpilip büyüyemezdi.

Bir güç arayışına giremezdi.

Erbakan'a rahat verseydiniz, Ak Parti kurulmayacaktı...

Hayatımda hiç siyasetle ilgilenmedim.

Merhum Necmettin Erbakan’ın evinde misafir olduğumda 14 yaşındaydım.

Başbuğ’u Mevki Hastanesinde tutuklu koğuşunda ziyaret ettiğimde de 14 yaşındaydım. 

 

 

Tayyip Erdoğan ve arkadaşları ortaya çıkana kadar hiçbir siyasi oluşumla ve siyasetle ilgilenmedim.

Sol kültürün en temel eserlerini okumaya başladığımda ilkokula gidiyordum.

Hayatım rekorlarla dolu.

İlkokul öğrencisi olarak Cumhuriyet gazetesi okuyordum. Babam da Ülkü Ocakları Başkanıydı.

 

 

Tayyip Erdoğan, bir şiir okuduğu için hapse atıldı.  Tayyip Erdoğan’a yapılan haksızlığa,  başkaldırı düşüncesiyle siyasete sempati seviyesinde adım attım.

Ak Parti’nin kuruluşunda yer aldım. “Adalet” için.

Ezilmişliklerin acısıyla, Bismillah kelimesinden “irtica” üretenlere inat, çocuklarınız asker, polis olamaz bu oluşumdan uzak durun ikazlarına ve korkutmalarına rağmen, Erdoğan ve arkadaşlarının yanında durdum.

 

 

Önceki yazılarımda da söyledim. Hiçbir akçeli işin içinde olmadım.

Gazeteme CHP, MHP ve Ak Parti’den hiçbir şekilde reklam almadım. (Bir kez İzmir il başkanı Ö.C.A kendi arayarak ve zorla reklam verdi. Onu da ben istemedim. Gazetem Yerel Gündem İzmir’de en etkili gazetelerden biriydi. Yasal olarak BİK üzerinden reklam almam, abad olmam gerekirdi. Bizim gazetenin imtiyaz sahibi ben, Yusuf İnan evden işe, işte eve otobüsle gidip gelirdi. Kimseye minnet etmez, boyun eğmezdi.)

Ergenekon süreci başladığında, Ergenekon ve Balyoz’dan yargılanan paşaların neredeyse tamamı şirketimize ait Avrasya Forum’da köşe  yazıyordu.

 

 

Benim yazarlar, Abdullah Gül ve Erdoğan Cumhurbaşkanlığı’na aday olursa, ülkede kan gövdeyi götürür diye düşünüyorlardı.

Ben de onları ikna etmeye çalışıyordum.

Ergenekon süreci başladı ve biz Avrasya Forum’u kapatmak zorunda kaldık. Çünkü hiç ilgimiz olmamasına rağmen, bize de Ergenekoncu yaftası vurmak istiyorlardı.

O günlerde merhum Işılay Saygın bizim gazetenin ofisini kullanırdı. Hem kendisine internet sitesi hazırlardık, hem de birlikte mesai yapardık. Rahmetli bize çay yapar, çay bardaklarını yıkar, telefonlara bakar ve mutlu olurdu.

Biz çok şaşırırdık ama doğal hali bu şekildeydi. Çocuk gibi, evcilik oynar gibi yıllarca birlikte çalıştık.

Kaç yıl birlikte çalıştım tam hatırlamıyorum. Takribi olarak üç yada dört yıl bizim ofiste mesai yaptık.

 

 

Ben Işılay Saygın’ın halktan biri olması nedeniyle, Ak Parti’de siyaset yapmasını istiyordum. İşte halka hizmet etme imkanı diyor ve zorluyordum. Işılay Saygın'ın arkadaşları ise istemiyordu.

Işılay Saygın’ın arkadaşları, Türkan Saylan ve benzer akademik kariyerli kaliteli insanlardı. Onlar da beni tanıyor ve Işılay Saygın’a, AKP’li bir arkadaşın var diye sitem ediyorlardı.

Türkan Saylan ara ara bizim gazeteyi telefonla arar, Işılay Saygın ile görüşürdü. Çok net hatırlıyorum, Işılay Saygın’a o kadar abartılı saygı ve sevgi gösterirdi ki, ben şaşırırdım.

Sayın Bakanım Türkan Saylan sizi çok seviyor, size çok saygı gösteriyor bu gerçek mi, diye sormuştum.

Yusuf kardeş, insanların kalbini yarıp bakamazsın ki demişti.

 

Işılay Saygın’ın sitesi için yazıların hazırlanmasında da Türkan Saylan ve benzer birçok arkadaşının katkısı olmuştu. Sitede yer alan metinleri onlar hazırlamış, biz de siteye entegre etmiştik.

Bana sık sık takılırlardı. Sen hem AKP’lisin, hem sol kültürü iyi biliyorsun, bu nasıl oluyor diye sorarlardı.

Benim hiçbir devirde köşem olmadı. Bana düşmanlık edenlere bile hep sıcak ve hoşgörülü oldum, affedici yaklaştım. Zaten bana kim kötülük ederse iyilik ediyor, belasını da kendi kendine buluyordu.

Işılay Saygın bir gün gazeteye geldi. Yusuf kardeş, bu zamana kadar senden hiçbir şey istemedim. Bir komşum var. Oğlu deniz subayı, Ergenekon’dan alındı iki yıldır içeride. Annesi üzüntüden kediye döndü. Kime ne diyeceğimi, kimden yardım isteyeceğimi bilemiyorum, senin Ak Parti'de kiminle görüşebiliriz? Demişti.

O dönem öyle kirli bir dönemdi ki, herkese Ergenekoncu damagası vuruluyor ve içeri atılıyordu.

Tıpkı “Bismillah” kelimesinden, başörtüsünden “irtica” üretildiği günlerdeki gibi.

Özal dönemini hatırlayın. Korkut  Özal, bakan sıfatıyla sakallı olduğu gerekçesiyle Orduevi’ne giremiyordu. Başı örtülü bakanların eşleri  birçok yerde sorun yaşıyordu.

Suçlamıyorum. Sadece o günlerde yaşanan olaylardan örnekler veriyorum.

O gün ve o dönemde yapılan baskılar cemaatleri ve tarikatları güçlendirdi. Onlara alan açtı.

Atilla Kıyat, hür düşünceli bir Amiral. İnşallah yazımdan alınmaz ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu gibi özeleştiri yapar.

Bu yazımı Nedim Şener de okusun. Sevgili Nedim Şener  FETÖ uzmanıdır.

Ama o gazetecidir. Farklı düşünmesini bilir, bilmesi gerekir.

Bu süreç kendisine tanıdık geliyor mu?

 

Birileri, 28 Şubat üzerinden kurduğu denklemi, bugün çok daha ileri seviyede kurguluyor ve Nedim Şener’in uykularını kaçıran bir kitleyi, dünya çapında eğitip, kökleştiriyor olamaz mı?

Bu ülkenin zeki ve aydınlık insanları oturup düşünmek zorunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne diz çöktürmek isteyenler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı zayıflatarak bunu başarmak istiyor.

Erdoğan’ı sevmediğiniz veya kızgın olduğunuz için, Erdoğan’a ve T.C Devleti’ne baskı yapanlara,  içinizden alkış tutmak gelebilir.

O zaman, T.C Devleti’nin yanında değil de, bu ülkeye diz çöktürmek isteyenlerin yanında olmuş sayılırsınız.

Bu ülkenin aydınlık insanları, ülke üzerinde oynanan oyunları görmek, elini, taşın altına koymak zorundadır.

Aksi halde hepimizi ezip geçecekler.

Bu oyunu hep beraber bozabiliriz.

Birlik olursak, bir birimize hoşgörü ile bakabilirsek, eski hataları yapmaya devam etmezsek, sorunların üstesinden gelebiliriz.

Biliyorum, Yeni Osmanlı sözü çoklarını çileden çıkarıyor.

Adı her ne olursa olsun.

Bizim olanlar bu ülkede kalsın.

 

Nazım'ın;

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

*

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
” Vasiyetini  hatırlarsınız umarım.

Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’de vefat etti.  56 yıldır vasiyeti yerine getirilmedi.

Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay istemişti, olmadı.

Bu ülke M. Kemal gibi bir paşa, Nazım Hikmet, Necip Fazıl ve Mehmet Akif  gibi ikinci bir şair çıkaramadı.

Neden diye düşünmek gerekmez mi?

 

YUSUF İNAN / ŞEHİTLER ÖLMEZ

www.sehitlerolmez.com